, , , ,

Talat Paşa

Erken Yaşamı ve Eğitimi

Mehmed Talât (Talat Paşa) 1 Eylül 1874’te Edirne’de doğmuştur. Babası Kırcaali’nin Çepleci köyünden Ahmed Vasıf Efendi, annesi Hürmüz Hanım’dır. Talât küçük yaşta eğitimine Vize ilçesinde başladı; daha sonra Edirne Askerî Rüşdiyesi’ni (askerî ortaokul) bitirdi. Babasının vefatı üzerine ailesine bakma sorumluluğu doğdu ve öğrenimini bırakmak zorunda kaldı. 1891 yılında henüz 17 yaşındayken Edirne Posta ve Telgraf İdaresi’nde kâtip olarak çalışmaya başladı. Aynı dönemde Edirne’deki Alliance Israélite Universelle (Alyans) okulunda Türkçe öğretmenliği yaparak ek gelir sağladı. Bu yıllarda özel derslerle Fransızca öğrendi; ayrıca resmî siciline göre Rumcayı (Yunanca) konuşabiliyordu.

Talât Bey gençlik yıllarında imparatorluk içinde mutlakiyete karşı gelişen Jön Türk (Genç Türkler) hareketinden haberdar oldu. Eniştesi İsmail Mümtaz (Yürükoğlu) aracılığıyla İttihatçı düşüncelere ilgi duymaya başladı. II. Abdülhamid’in istibdat yönetimine karşı Edirne’de kurulan gizli bir muhalif gruba katıldı; bu grup alt düzey memurlar ve subaylardan oluşuyor ve Paris ile Cenevre’deki Jön Türk merkezleriyle haberleşiyordu. Ne var ki 1896’da hükümet bu gizli örgütlenmeyi ortaya çıkardı. Talât Bey ve arkadaşları tutuklandı; yargılandığı mahkemede “devlete komplo” suçlamasıyla üç yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1897’de Edirne Hapishanesi’ne konulan Talât, aynı zamanda memuriyetten azledildi. Ancak Genç Türkler ile saray arasında sağlanan geçici uzlaşma (1897 Contréxeville Anlaşması) sonrasında II. Abdülhamid muhaliflere af ilan etti. Bu af ile Şubat 1898’de Talât Bey hapisten salıverildi. Serbest kalsa da Edirne’de kalmasına izin verilmeyerek Selanik’e sürgüne gönderildi.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne Katılışı ve Rolü

Talât Bey 1898’den itibaren dönemin önemli muhalefet merkezi Selanik’te yaşamaya başladı. İlk yıllarda aktif siyasetten uzak dursa da muhalif çevrelerle temasını sürdürdü. 1899’da Selanik Vilayeti Posta ve Telgraf İdaresi’nde kâtip olarak yeniden devlet hizmetine girdi, 1903’te başkâtipliğe terfi etti ve 1907 sonuna dek bu görevde kaldı. Selanik’te bulunduğu bu dönemde hürriyet fikrine sahip birçok Osmanlı aydını gibi masonluğa ilgi duydu. 1903’te İtalyan Obediyansı’na bağlı “Macedonia Risorta” adlı mason locasına kabul edildi. Bu loca, Osmanlı’daki istibdat rejimine karşı örgütlenen hürriyetçi çevrelerin buluşma noktalarından biriydi ve ileride kurulacak gizli cemiyetlere ciddi katkılar sağladı. Nitekim Talât Bey, mason çevresindeki ilişkilerini ileride İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin teşkilatlanmasında kullanacaktı. Bazı kaynaklar onun aynı zamanda Bektaşî tarikatına mensup olduğunu ve bu kanalla da örgütlenmeye katkı verdiğini ileri sürer.

1900’lerin başında Jön Türk hareketi Avrupa’daki merkezinde (Paris) dağınık ve etkisiz bir durumdaydı. Talât, 1901’den itibaren Paris’teki önde gelen Jön Türk lideri Ahmed Rızâ Bey ile mektuplaşmaya başladıysa da bu temaslar o sıralar somut bir örgütlenmeye dönüşmedi. 1903’te Makedonya genelinde patlak veren İlinden isyanı, Osmanlı idaresine karşı Balkanlarda büyük bir hareketlilik yaratmıştı. Bu gelişme, Selanik’teki genç Osmanlı muhaliflerini de tekrar harekete geçmeye teşvik etti. Ağustos 1903’te Talât Bey, arkadaşları Mustafa Rahmi (Arslan), Cemal Bey (sonradan Paşa), Mehmet Câvid ve Hacı Âdil ile birlikte gizlice İngiliz Konsolosluğu’na gidip Abdülhamid’e karşı yürütülecek örgütlenme için destek aradı. İngilizler doğrudan yardım teklif etmese de muhalifler kendi imkânlarıyla birleşme çabalarına girişti.

Uzun süren gizli toplantılar neticesinde Temmuz 1906’da yeni bir teşkilat kurma kararı alındı. 7 Eylül 1906’da Talât Bey, İsmail Canbolat ve Midhat Şükrü (Bleda) önderliğinde “Hilâl” (ya da Muîn-i Hilâl) adlı gizli bir cemiyet kuruldu. Kısa süre sonra, 18 Eylül 1906’da örgütün adı “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti” olarak değiştirildi. Talât Bey, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurucularından biri olarak kısa sürede öne çıktı. Örgütün ilk idare heyetinde Talât, İsmail Canbolat ve Mustafa Rahmi Bey’lerden oluşan üç kişilik bir komite yer alıyordu. Kısa sürede cemiyet Selanik ve çevresinde genişledi; özellikle genç subaylar arasında hızla üye kazandı.

Bu esnada Paris merkezli Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti (İttihat ve Terakki) de imparatorluk içindeki tüm muhalif hücreleri tek çatı altında toplamak istiyordu. 1907’de Paris’ten Selanik’e gizlice gönderilen Dr. Nazım Bey, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile temas kurdu. Başlangıçta Selanik’teki örgütün yöntemlerine dair kuşkuları olsa da, 27 Eylül 1907’de iki cemiyetin birleşmesine karar verildi. Bu birleşmeyle Selanik örgütü, Paris merkezine bağlı “Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti Dâhilî Merkez-i Umûmîsi” adını aldı. Talât Bey, yeni birleşik teşkilatın kâtibi (genel sekreteri) oldu. Bu sıfatla Avrupa’daki harici merkez ve Osmanlı vilayetlerindeki şubelerle haberleşmeyi yürütmek görevini üstlendi. Örgütsel faaliyet kapsamında gizlice İstanbul’a giderek başkentteki İttihatçı liderlerle buluştu; İstanbul teşkilatının yeniden canlanması için çalışmalara katıldı. Teşkilatta “Sâî” takma adını kullanan Talât, bahsi geçen temaslarını büyük bir gizlilik içinde yürüttü. İttihat ve Terakki’nin iki kilit organizatöründen biri olarak (diğeri Dr. Bahâeddin Şakir) örgütün ülke sathındaki teşkilatlanmasını denetledi. Nitekim 1908 Hürriyet Devrimi (İkinci Meşrutiyet) başarıya ulaştığında, bu başarının mimarları arasında Talât Bey ön saflarda yer almaktaydı.

Osmanlı Siyasetindeki Yükselişi

23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla Abdülhamid’in mutlakıyeti sona erdi ve İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarın en önemli aktörlerinden biri haline geldi. Talât Bey, 1908 Devrimi’nin hazırlanmasındaki rolü sayesinde cemiyetin önde gelen yöneticilerinden biri oldu. 1908’in Kasım ayında yapılan genel seçimlerde memleketi Edirne’den Meclis-i Mebusan’a mebus (milletvekili) seçildi. Meclis açılışında en çok oyu alan ikinci kişi olarak Meclis-i Mebusan Birinci Reis Vekili (Meclis başkan vekili) seçildi. Böylece Talât, henüz 34 yaşındayken parlamento başkan yardımcılığına yükselmiş oldu.

1909 yılı Talât Bey’in siyaset sahnesinde daha da güçlendiği bir dönemdir. 13 Nisan 1909’da patlak veren 31 Mart Vakası sırasında İttihatçı önderlerden biri olarak hedef haline geldi. İsyanın ilk günlerinde bir süre gizlenmek zorunda kaldı; ardından Hareket Ordusu’nun İstanbul’a müdahalesiyle isyan bastırılınca aktif rol aldı. Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesine dair karar, 27 Nisan 1909’da Meclis’te alındığında, yeni padişah V. Mehmed Reşad’a tahta çıktığı bildirisini ileten heyete Talât Bey başkanlık etti. Bu, onun monarşinin yeniden şekillenmesinde de etkili olduğunu gösterir.

31 Mart olayının hemen sonrasında, Mayıs 1909’da Osmanlı mebuslarından oluşan bir heyete başkanlık ederek İngiltere’ye resmi ziyarete gitti. Bu ziyaret sırasında henüz Londra’dayken İstanbul’da kurulan yeni kabinede kendisinin Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) olarak atandığı haberini aldı. Nitekim 8 Ağustos 1909’da Hüseyin Hilmi Paşa hükümetinde Dahiliye Nazırı olarak görevine başladı. Bu makamıyla imparatorluğun iç güvenliği ve idaresinden sorumlu en yetkili isimlerden biri oldu. Yaklaşık bir buçuk yıl sürdürdüğü İçişleri Nazırlığı görevinden, kamuoyunu memnun edemediği gerekçesiyle 1911 Şubat’ında istifa etti. Bir süre sadece Edirne mebusu olarak Meclis’teki görevine devam etti.

İttihat ve Terakki, 1911 sonlarında iktidardan uzaklaştıysa da Talât aktif siyaseti bırakmadı. 1912 başlarında Said Paşa’nın kısa ömürlü hükümetinde Posta ve Telgraf Nazırı olarak yeniden bakanlık koltuğuna oturdu (4 Şubat – Temmuz 1912). Ancak İttihatçıların hile ve baskıyla kazandığı 1912 “sopalı seçimleri” sonrası patlak veren karışıklıklar ve Halâskâr Zâbitân (Kurtarıcı Subaylar) müdahalesiyle bu hükümet düştü. İttihat ve Terakki muhalefete geçmek zorunda kaldı. Bu dönemde Talât Bey, cemiyetin gizli muhalefet örgütlenmesinde yine ön plandaydı.

1912 Ekim’inde başlayan Balkan Savaşları, Osmanlı Devleti için büyük bir felaket getirdi. Özellikle Edirne’nin Bulgaristan tarafından işgal edilmesi, İttihat ve Terakki için bardağı taşıran son damla oldu. Talât Bey, I. Balkan Savaşı sırasında gönüllü olarak Edirne savunmasında görev aldı ancak cephedeyken yaptığı siyasi propaganda nedeniyle İstanbul’a geri çağrıldı. 23 Ocak 1913’te tarihî Bâbıâli Baskını gerçekleşti: Talât Bey, Enver Bey (Paşa) ve arkadaşları, Sadrazam Kâmil Paşa’yı zorla istifa ettirmek için hükümet merkezini basarak bir darbe yaptılar. Bu baskın İttihat ve Terakki’nin fiilen iktidarı ele geçirdiği an olarak tarihe geçti. Talât Bey de baskının planlayıcı ve icracıları arasındaydı. Baskın sonrasında yeni kurulan Mahmud Şevket Paşa hükümetinde resmî bir pozisyon almasa da fiilen İçişleri Bakan Vekili gibi hareket ederek devlet işlerine müdahil oldu.

Bâbıâli Baskını neticesinde İttihatçılar yönetime tekrar hakim olurken, II. Balkan Savaşı patlak verdi (1913 yazı). Bu kez Osmanlı, Bulgaristan’a karşı fırsatı değerlendirerek kaybettiği toprakları geri alma peşindeydi. Talât Bey, Balkan devletlerinin birbirine düşmesinden yararlanarak Edirne’nin geri alınması kararında önemli rol oynadı. Nitekim Osmanlı ordusu 1913 Temmuz’unda Edirne’yi Bulgarlardan geri almayı başardı. Eylül 1913’te İstanbul’da Bulgaristan ile barış görüşmeleri yapılırken Osmanlı heyetine başkanlık eden kişi de Talât Bey’di. Bu başarılar, Talât’ın hem cemiyetteki hem de devlet idaresindeki nüfuzunu iyice pekiştirdi.

Babıâli Baskını sonrası kurulan hükümetin Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) Enver Paşa, Bahriye Nazırı (Donanma Bakanı) Cemal Paşa idi; Talât da Haziran 1913’te tekrar Dahiliye Nazırı olarak kabineye girdi. 11 Haziran 1913’te Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın suikast sonucu öldürülmesi üzerine Sadrazamlığa Said Halim Paşa getirildi. Bu yeni kabinede 12 Haziran 1913’te Talât Bey yeniden İçişleri Bakanı oldu. Artık İttihat ve Terakki Cemiyeti, devlet yönetimine tam anlamıyla hakim durumdaydı ve Talât Bey de “Üç Paşalar” diye anılacak diktatoryal triumviranın sivil kanadını temsil ediyordu. Enver Paşa ve Cemal Paşa ile birlikte 1913-1918 arasında imparatorluğun kaderini belirleyen üç kişiden biri oldu.

Talât Paşa, iktidarın zirvesindeyken sadece askerî politikalarla değil, demografik ve iç siyasi politikalarla da yakından ilgilendi. Balkan Savaşı yenilgisi sonrasında Rum (Yunan) ve diğer gayrimüslim unsurlara karşı sert bir politika benimsendi. Özellikle Batı Anadolu’da yaşayan Rum nüfusun sistematik şekilde göçe zorlanması, onların mallarına el konulup yerine Balkan göçmeni Müslümanların yerleştirilmesi Talât’ın desteklediği bir devlet siyaseti haline geldi. İttihat ve Terakki teşkilatı aracılığıyla yerel boykotlar örgütlenerek 1913-14’te on binlerce Rum Osmanlı topraklarını terk etmek zorunda kaldı. Talât Bey, Osmanlı toplumunun çok-etnili yapısından hoşnutsuzluk duyan İttihatçı kadrolarla birlikte, imparatorluğu daha homojen bir “Türk” ulus devletine dönüştürme düşüncesine yöneldi.

I. Dünya Savaşı Dönemindeki Faaliyetleri ve Kararları

Osmanlı Devleti, İttihat ve Terakki liderlerinin kararıyla I. Dünya Savaşı’na girdiğinde Talât Paşa en kritik makamlardan birindeydi. 2 Ağustos 1914’te Osmanlı-Alman İttifak Antlaşması imzalanırken Talât Paşa Dahiliye Nazırı olarak anlaşmanın taraflarca kabul edilmesinde birincil derecede rol oynadı. Böylece Osmanlı Devleti, İttihat ve Terakki içindeki tereddütlere rağmen Almanya’nın yanında savaşa dahil oldu; bu kararın alınmasında Talât Paşa’nın, savaşa girme yanlısı kanadı dolaylı da olsa desteklemesi etkili olmuştur. Savaş sırasında Talât Paşa hem içişleri bakanlığı görevini sürdürdü hem de Kasım 1914’ten itibaren Maliye Nazırlığı görevini de üstlenerek (Cavid Bey’in yerine) fiilen birden fazla bakanlığı yönetti. İmparatorluk, İttihat ve Terakki’nin tek parti diktası altında seferber edilirken Talât, devlet idaresinin her alanında söz sahibiydi.

İç Politikadaki Rolü: Savaş yıllarında Talât Paşa iç düzenin korunması, seferberliğin başarıyla yürütülmesi ve iktisadi tedbirlerin alınması konularında aktif kararlar aldı. 1915’te seferberliğin etkisiyle yaşanan gıda sıkıntıları (iaşe sorunu) büyüyünce Talât, hububat ve temel gıda dağıtımını düzenlemeye çalıştı. Ancak bu konuda Harbiye Nazırı Enver Paşa ile görüş ayrılığı yaşandı. 18 Ağustos 1917’de çıkarılan “İaşe-i Umumiye Kararnamesi” ile orduya geniş yetkiler verilince, bu durum “Talât – Enver” çekişmesi olarak nitelendirildi ve iaşe denetimi Talât’ın elinden alınıp askerlere verildi. Sonradan Talât Paşa, gıda dağıtımını yeniden sivil idarenin kontrolüne almak için İaşe Nezareti’ni (Gıda Bakanlığı) kurdurup başına yakın çalışma arkadaşı Kara Kemal Bey’i getirdi. Bu örnek, savaş koşullarında dahi Talât’ın sivil idarenin ağırlığını korumaya çalıştığını gösterir. Yine Talât Paşa döneminde, 1917’de çıkarılan “Aile Hukuku Kararnamesi” ile Osmanlı aile hukukunda kadın haklarını görece ilerleten ve evliliklerde dinî nikâh zorunluluğunu gevşeten düzenlemeler yapıldı. Bu, Talât liderliğindeki İttihatçı hükûmetin toplum mühendisliği çabalarının bir parçasıydı. Ayrıca aynı dönemde Kur’ân’ın Türkçeye çevrilmesi ve hatta ezanın Türkçe okunması gibi laikleştirici fikirler Talât Paşa tarafından dile getirilmiş, ancak uygulamada sınırlı kalmıştır.

Dış Politikadaki Rolü: Talât Paşa, bir yandan müttefik Almanya ve Avusturya-Macaristan ile ilişkileri sıkı tutarken bir yandan da Osmanlı Devleti’nin çıkarları doğrultusunda diplomatik hamleler yaptı. Savaşın başında kısa süreliğine İngiltere ile ittifak arayışları sonuçsuz kalınca Almanya’ya yönelmişlerdi; Talât Paşa bu kararın mimarlarındandı. 1917’de zor durumdaki Çarlık Rusyası’nın savaştan çekilmesi gündeme gelince Talât, barış görüşmelerinde bizzat yer almak üzere Baltık’a gitti. 1918 Ocak-Şubat aylarında Brest-Litovsk Müzakereleri’nde Osmanlı heyetinin başkanı olarak İttifak Devletleri safında Bolşevik Rusya ile mütareke pazarlığı yaptı. 3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması’na Osmanlı adına Talât Paşa imza koydu. Bu antlaşma sayesinde 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nde (93 Harbi) kaybedilen Kars, Ardahan, Batum gibi stratejik bölgeler Rusya tarafından Osmanlı Devleti’ne geri verildi. Bu diplomatik başarı, Talât Paşa’nın Osmanlı sınırlarını doğuda genişletme çabasının bir sonucuydu. Ardından Kafkasya’da ilerleyen Osmanlı kuvvetleri Bakü’ye kadar ulaştı; Talât Paşa hükümeti bu sayede petrol zengini Bakü’ye 1918 Eylül’ünde kısa süreliğine hakim oldu (Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa komutasında). Ancak bu kazanımlar, savaşın genel gidişatını değiştirmeye yetmedi.

1918 yılına gelindiğinde Almanya ve Osmanlı Devleti için savaşın seyri tersine dönmüştü. Filistin-Suriye cephesinde ve Makedonya’da Osmanlı orduları ağır yenilgiler aldı. Sultan V. Mehmed Reşad’ın Temmuz 1918’de vefatı üzerine tahta çıkan VI. Mehmed Vahdeddin’e usulen bütün kabineyle birlikte Talât Paşa da istifasını sundu; ancak yeni Padişah kendisini tekrar sadrazamlığa atadı (8 Temmuz 1918). Ne var ki artık savaş kaybedilmek üzereydi. Eylül 1918’de Bulgaristan’ın teslim olması, Osmanlı’nın Avrupa ile kara bağlantısını kesti. Filistin’de İngiliz ilerleyişi durdurulamadı. Talât Paşa, Ekim 1918’de ABD Başkanı Wilson aracılığıyla mütareke zemini aradıysa da koşullar Osmanlı aleyhine çok ağırlaştığı için hükümetin devamı imkânsız hale geldi. İttihat ve Terakki içindeki bazı liderler hala direniş veya çekilme tartışmaları yapsalar da Talât Paşa gerçekçi davranarak görevi bırakma kararı aldı. 8 Ekim 1918’de sadrazamlıktan istifa etti ve yerine Ahmet İzzet Paşa’nın bir “barış kabinesi” kurmasının önü açıldı. Böylece Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndaki İttihatçı yönetimi sona ermiş oldu. Talât Paşa’nın istifasından üç hafta sonra imzalanan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) ile Osmanlı savaştan yenik taraf olarak çekilecekti.

Ermeni Tehciri ve Bu Süreçteki Rolü

Osmanlı Devleti’nin 1915 yılında uyguladığı Ermeni tehciri (sevk ve iskân) kararı, dönemin İttihat ve Terakki hükûmeti ve özellikle Dâhiliye Nazırı Talât Paşa tarafından bir beka ve güvenlik zorunluluğu olarak değerlendirilmiştir. Bu resmî anlatıma göre tehcir, Osmanlı topraklarındaki Ermeni nüfusunun savaş koşullarında çıkardığı isyanlar ve işbirlikleri nedeniyle, cephe gerisini emniyete almak amacıyla alınmış geçici bir tedbirdir. Talât Paşa, gerek hatıralarında gerek resmî beyanlarında, tehcir kararının “savaşın dayattığı zorunlu bir güvenlik önlemi” olduğunu vurgulayarak devletin bekası için gerekli gördüğünü ifade etmiştir. Aşağıda, tamamen Talât Paşa’yı savunan bir perspektifle, Osmanlı arşiv belgeleri, Talât Paşa’nın kendi sözleri ve Türk tarihçilerinin yorumları ışığında 1915 tehcir kararının arka planı ele alınmaktadır.

Tehcirin Askerî ve Güvenlik Gerekçesi

Talât Paşa, Birinci Dünya Savaşı’nın olağanüstü şartları altında alınan Ermeni sevk ve iskân kararını “askerî bir önlem” olarak tanımlamıştır. Kendi hatıralarında, “askerî bir önlemden başka bir şey olmayan sevkıyat kararı, vicdansız ve karaktersiz insanların elinde bazı üzücü hadiselere yol açmıştır” diyerek tehcir uygulamasının kötüye kullanımından kaynaklanan trajik olaylardan duyduğu üzüntüyü dile getirmiştir. Talât Paşa ve İttihat ve Terakki liderleri, bu kararın kesinlikle bir imha niyeti taşımadığını, aksine Osmanlı Devleti’nin hayatta kalması ve cephe gerisi güvenliğinin sağlanması için mecbur kaldıkları bir tedbir olduğunu savunmuşlardır. Nitekim Osmanlı hükûmetinin resmî açıklamaları da hiçbir zaman Ermeni toplumunu yok etmeye yönelik bir kast olmadığını, kararın tamamen devlet güvenliğine yönelik bir önlem olarak alındığını vurgulamıştır.

Osmanlı arşiv belgeleri ve dönemin resmî yazışmaları, tehcirin gerekçesini açıkça ortaya koymaktadır. İttihat ve Terakki Hükûmeti’nin 27 Mayıs 1915’te çıkardığı Sevk ve İskân Kanunu ile belirlenen tehcir politikası, “Ermenilerin isyan etmeleri, düşmanla işbirliği yapıp Osmanlı ordusunun gerisinde sabotaj eylemlerinde bulunmaları nedeniyle devlet güvenliğine karşı ağır bir tehdit oluştuğu” gerekçesine dayandırılmıştır. Yani tehcir kararı, ileri sürüldüğü gibi planlı bir yok etme amacıyla değil; Osmanlı toprak bütünlüğünü ve cephe gerisini korumak amacıyla, savaş şartlarında alınmış meşru bir güvenlik tedbiri olarak sunulmuştur. Nitekim savaş sonrasında İstanbul’da gerçekleştirilen yargılamalarda dahi, 1915 sevkıyatı sırasında bazı üzücü hadiselerin yaşandığı kabul edilmekle birlikte, bu hadiselerin “bir imha amacı taşımadığı” özellikle vurgulanmıştır. Bu tespit, Osmanlı makamlarının resmî olarak tehcirin katliam amacı gütmediğini ilan ettiklerini göstermektedir.

Osmanlı Belgelerinde Tehcire Dair İfadeler

Osmanlı Devleti’nin arşivlerinde yer alan emirler ve raporlar, tehcirin amacının isyanların bastırılması ve sivil halkın korunması olduğunu belgelemektedir. Özellikle Mayıs 1915’te Meclis-i Vükelâ (Bakanlar Kurulu) kararıyla onaylanan Sevk ve İskân Kanunu’nun uygulama talimatları incelendiğinde, tehcirin “cephelerin güvenliğini tehlikeye düşürecek bölgelerdeki Ermenilerin, savaş alanı dışındaki daha güvenli bölgelere nakledilmesi” şeklinde tanımlandığı görülür. Osmanlı Hükûmeti, İtilaf Devletleri’nin 24 Mayıs 1915 tarihli suçlamalarına cevaben gönderdiği notada da, masum Ermeni halka karşı topyekûn bir cezalandırma olmadığı, yalnızca devlet aleyhine faaliyet gösteren kesimlere karşı tedbir alındığı yönünde beyanda bulunmuştur. Babıâli’nin müttefiklere cevabında, “isyana kalkışmayan ve ülkenin huzurunu bozmayan Ermenilere hiçbir tedbir uygulanmadığı” belirtilmiş; isyanların büyük devletlerin kışkırtmasıyla çıktığı, Osmanlı’nın sadece isyana iştirak edenlere yönelik güvenlik önlemleri aldığı ifade edilmiştir. Bu resmi yazışmalar, Osmanlı yönetiminin tehciri bir “zorunlu sevk ve iskân” politikası olarak çerçevelediğini, katliam niyeti gütmediğini ortaya koymaktadır.

Ayrıca Osmanlı hükûmetinin terminoloji tercihi dahi niyet konusunda ipucu vermektedir. 1915’te alınan kararın resmî adı “Sevk ve İskân” (nakil ve yerleştirme) olup, bu ifadeyle Ermeni nüfusun Osmanlı toprakları içerisinde bir yerden başka bir yere geçici olarak aktarılması kastedilmiştir. Dönemin belgelerinde “tehcir” (zorunlu göç) kelimesi yerine sevk ve iskân tabirlerinin tercih edilmesi, uygulamanın ülke dışına sürme veya imha amacı taşımadığını vurgulamak içindir. Nitekim Meclis-i Vükelâ karar metinlerinde de bu terimler kullanılarak, alınan tedbirin Osmanlı toprakları dâhilinde nüfusun yeniden düzenlenmesi olduğu belirtilmiştir. Osmanlı arşivlerinde bulunan sayısız belgenin ortaya koyduğu iki temel nokta vardır: (1) Osmanlı Hükûmeti’nin hiçbir zaman Ermeni ahaliyi kısmen veya tamamen imha etme kastı olmamıştır; (2) tehcir kararına, devlete başkaldıran ve düşmanla işbirliği yapan Ermeni komitelerinin eylemleri karşısında, cephe gerisi güvenliği sağlamak gayesiyle başvurulmuştur.

Talât Paşa’nın İnsani Önlemleri ve Genelgeleri

Talât Paşa’nın Dâhiliye Nazırı olarak tehcir uygulaması süresince çıkardığı genelgelere bakıldığında, göç ettirilen Ermenilerin can ve mal güvenliğinin korunması, iaşe (yiyecek) ve iskân ihtiyaçlarının karşılanması hususlarında titiz davranıldığı görülmektedir. Talât Paşa ve İttihat ve Terakki lider kadrosu, “savaş şartlarına rağmen, Ermeni kafilelerinin her türlü ihtiyaçlarının karşılanması için azami ölçüde gayret göstermişlerdir”. Örneğin, Talât Paşa 12 Temmuz 1915 tarihinde vilayetlere gönderdiği bir genelgede, tehcir esnasında yetim kalan Ermeni çocukların bakım ve beslenmelerinin derhal sağlanmasını emretmiştir. Benzer şekilde Haziran 1915’te cephe gerisindeki bölgelerin valilerine yollanan talimatnamelerde, göç kervanlarının yolda maruz kalabileceği saldırılara karşı yol güvenliğinin sağlanması, göçmenlerin iaşe ve sağlık ihtiyaçlarının giderilmesi ve varış noktalarında yerleşimlerinin düzgün şekilde organize edilmesi istenmiştir. Talât Paşa, bu genelgelerle açıkça “Ermeni kafilelerine karşı herhangi bir kötü muamele yapılmamasını, sorumluların en şiddetli şekilde cezalandırılacağını” bildirmiştir.

Osmanlı merkezi hükûmeti, tehcir sırasında suiistimalleri ve kanunsuzlukları engellemek amacıyla ciddi tedbirler almıştır. Buna rağmen bazı mahallerde eşkıya saldırıları, kötü niyetli mahallî idarecilerin suistimalleri veya yol koşullarının zorluğu gibi nedenlerle can kayıpları yaşanmıştır. Talât Paşa’nın ifadesiyle “vicdansız ve karaktersiz bazı insanların” neden olduğu bu tür saldırı ve yağma olayları karşısında Osmanlı yönetimi derhâl hukuki işlemler başlatmıştır. 1915-1916 yılları arasında toplam 1.673 kişi (aralarında güvenlik görevlileri, idareciler ve siviller bulunmaktadır) savaş divanlarında yargılanarak Ermeni kafilelerine saldırmak, öldürmek veya soymak suçlarından çeşitli cezalara çarptırılmış; hatta suçu sabit görülen bazı görevliler idam edilmiştir. Bu rakam, Osmanlı Devleti’nin tehcir sırasında işlenen suçları cezalandırmak konusunda ne denli ciddi davrandığını ortaya koymaktadır. Türk araştırmacı Şükrü Elekdağ da aynı hususa dikkat çekerek, tehcir edilen halkın can ve mal güvenliğini sağlamaya yönelik hükûmet talimatlarını ihlal eden 1300’den fazla görevlinin Divan-ı Harb’te cezalandırıldığını, birkaçının idam edildiğini vurgular ve “bütün bunların, Osmanlı devletinin Ermeni uyruklarına karşı yok etme niyetinin bulunmadığını açıkça ortaya koyduğunu” belirtir Dolayısıyla, Osmanlı merkezi idaresi tehcirin insani şartlarda yürütülmesi için prensipte gerekli tüm önlemleri almış, uygulamada ortaya çıkan ihlalleri de cezai takibata uğratarak, tehcirin bir katliam politikası olmadığı mesajını hem içeride hem dışarıda vermeye çalışmıştır.

Ermeni İsyanları, Çetecilik ve Rus İşbirliği İddiaları

1915 tehcir kararını savunan görüş, Osmanlı Ermenilerinin savaş yıllarında giriştiği isyan ve saldırıları ana neden olarak göstermektedir. 19. yüzyılın sonlarından itibaren faaliyet gösteren Ermeni komite ve örgütleri (Hınçak, Taşnak gibi) Doğu Anadolu’da bir Ermeni yurdu kurma hedefiyle birçok ayaklanma çıkarmıştı Osmanlı Devleti özellikle Balkan Savaşları sonrasında zayıflama emareleri gösterince, Ermeni milliyetçi komiteleri Avrupalı büyük devletlerin desteğini alarak benzer bir bağımsızlık yolunu Anadolu’da takip etmeye başladılar 1914 başlarında imzalanan ve Doğu Anadolu’da yabancı müfettişler gözetiminde reform öngören anlaşma (Yeniköy Anlaşması), Osmanlı egemenliğini fiilen sınırlayarak “Vilayat-ı Sitte” denilen altı doğu vilayetinde bir nevi özerklik temelleri atmak istiyordu. Ermeni komiteleri bu anlaşmayı bağımsızlığa giden yolda önemli bir kazanım sayarak, I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesini de fırsat bilerek Osmanlı Devleti’ne karşı silahlı eylemlerini hızlandırdılar.

Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’nde Rusya ile çarpışırken, bazı Ermeni unsurlar karşı taraftan savaşa dahil oldular. Henüz seferberliğin ilk aylarında, Osmanlı ordusunda görev yapan Ermeni askerlerinin bir kısmı firar ederek Rus saflarına geçti veya geri hatta çete faaliyetlerine girişti. Sarıkamış Harekâtı’nın Osmanlı aleyhine sonuçlandığı 1915 Ocak ayından itibaren ise Zeytun (Maraş), Van, Bitlis, Muş, Erzurum, Sivas ve Urfa gibi pek çok yerde geniş çaplı Ermeni isyanları baş gösterdi. Özellikle Van İsyanı, 1915 Nisan ayında kritik bir dönemde patlak vermiş; Ermeni isyancılar, Rus ordusunun Van’ı işgaline aktif destek vererek şehirdeki Osmanlı direnişini çökertmiştir. Van şehri, Ermeni silahlı gruplarının Rus birlikleriyle işbirliği sayesinde düşmüş ve işgal sırasında bölgede yaklaşık 30.000 Müslüman sivil, Ermeni çetelerince katledilmiştir. Aynı şekilde Kars ve Ardahan’ı işgal eden Rus kuvvetleriyle birlikte hareket eden Ermeni gönüllü alayları, bu bölgelerde de on binlerce Türk ve Müslüman sivili katletmiştir. Bu gelişmeler, Osmanlı ordusunun cephede iki ateş arasında kalmasına ve sivil halkın güvenliğinin ciddi biçimde tehlikeye girmesine yol açmıştır.

Bunun yanı sıra, İtilaf Devletleri ile de Ermeni grupların işbirliği içinde olduklarına dair Osmanlı kayıtları bulunmaktadır. Örneğin İngilizler ve Fransızlar, 1915’te Çanakkale ve Suriye cephelerinde Osmanlı’yı sıkıştırmak için Ermeni gönüllü birliklerinden yararlanma planları yapmıştır. Cemal Paşa hatıralarında, İngiltere ve Fransa’nın İskenderun’a çıkarma hazırlığı kapsamında Kilikya (Çukurova) bölgesinde Ermeni komitacılarını casusluk ve sabotaj için kullandığını belirtir. Gerçekten de İskenderun-Dörtyol civarında düşman donanmalarıyla işbirliği içinde faaliyet gösteren bazı Ermeni çeteleri Osmanlı makamlarınca yakalanmıştır. Zeytun (Maraş) ve Urfa isyanları gibi olayların da bu müttefik çıkarma planlarıyla bağlantılı olduğu değerlendirilmiştirturkocaklari.org.tr. Görüldüğü üzere, 1915 öncesinde ve esnasında birçok Ermeni silahlı grubu Rusya, İngiltere ve Fransa’nın stratejik hedefleri doğrultusunda bir “beşinci kol” faaliyeti yürütmüş; isyanlar ve katliamlarla Osmanlı ordusunun arkasını zayıflatmaya çalışmıştır.

Talât Paşa, savaş öncesinde defalarca Ermeni toplumunun ileri gelenleriyle görüşerek, onları devletlerine sadık kalmaya ve yabancı devletlerin oyunlarına gelmemeye çağırmıştır. İttihat ve Terakki liderleri, Ermeni milletvekilleri ve patriğiyle yaptıkları temaslarda, bir Rus işgaline destek vermenin Ermeni halkını felakete sürükleyeceği konusunda uyarmışlardır. Nitekim Talât Paşa’nın bizzat Ermeni milletvekili Vartkes Efendi’ye, eğer Ermeniler düşmanla işbirliğine devam ederlerse hükûmetin çok sert tedbirler almak zorunda kalacağını önceden ilettiği bilinmektedir. Ancak tüm bu ikazlar sonuç vermemiş, isyanlar durmamıştır. Sonuçta Osmanlı hükûmeti, cephe gerisindeki bu geniş çaplı ayaklanmaları bastırmak ve Doğu vilayetlerinin düşmanla birlikte içeriden koparılmasını önlemek üzere Ermeni nüfusun tehcir edilmesi kararını almıştır. Savunmacı tarih yazımına göre, tehcir kararı alınmasaydı Osmanlı Devleti hem cephede mağlubiyetlere uğrayacak hem de Doğu Anadolu tamamen elden çıkabilecekti. Bu bakımdan, Talât Paşa’nın ifadesiyle tehcir, “ordunun selametini ve vatanın bütünlüğünü temin etmek için alınmış acı fakat zorunlu bir tedbirdir” demek yanlış olmaz.

“Tehcir Soykırım Değildir” Görüşü ve Türk Tarihçilerinin Yorumu

Türk resmi tarih tezi ve birçok Türk tarihçi (Yusuf Halaçoğlu, Şükrü M. Elekdağ, Kamuran Gürün gibi), 1915’te Osmanlı Devleti’nin uyguladığı politikanın **soykırım olmadığını, bir zorunlu sevk ve iskân (tehcir) uygulaması olduğunu vurgulamaktadır. Bu görüşe göre yaşanan trajik can kayıpları, savaş şartları ve isyanların yarattığı kaotik ortamın sonucudur; merkezi hükûmetin planlı bir imha politikası değildir. Büyükelçi ve araştırmacı Şükrü Elekdağ şöyle yazar: “Osmanlı arşivlerinde Ermeni iddialarını çürütecek nitelikte çok sayıda belge mevcuttur. Bu belgeler açıkça ortaya koyuyor ki Osmanlı Hükûmeti’nin hiçbir zaman Ermeni halkını yok etmeye dair bir kastı olmamıştır. Hükûmet, tehcir kararını Rusya’nın tahrik ve kışkırtmalarına kanarak devletine ihanet eden Ermenilerin kurdukları çetelerle Müslüman halkı katletmeleri ve cephedeki Osmanlı kuvvetlerinin gerisinde sabotaj eylemlerinde bulunmaları nedeniyle, devlet güvenliğine karşı ağır bir tehdit oluştuğu gerekçesiyle almak zorunda kalmıştır.”. Görüldüğü üzere Elekdağ, arşiv belgelerine dayanarak hem soykırım kastının olmadığını hem de kararın ardındaki güvenlik saikini net bir biçimde özetlemektedir.

Benzer şekilde Prof. Yusuf Halaçoğlu’nun çalışmaları, 1915 sevk ve iskânının Osmanlı toprakları dâhilinde sınırlı bir nüfus transferi olduğunu ve asla tüm Ermeni milletini hedef alan bir imha kampanyası olmadığını istatistiklerle göstermeye çalışır. Halaçoğlu, arşiv kayıtlarındaki nüfus sayımları ve tehcir sonrası kayıtları karşılaştırarak, tehcire tabi tutulan Ermenilerin önemli bir bölümünün 1918 sonrasında Osmanlı topraklarına geri döndüğünü, bir kısmının Suriye-Filistin bölgesinde Osmanlı idaresi altında yaşamaya devam ettiğini belirtir. Keza Kamuran Gürün de “Ermeni Dosyası” adlı kapsamlı eserinde tüm Osmanlı ve yabancı belgeleri inceleyerek, 1915 olaylarının kasıtlı bir soykırım planı olmayıp devletin bekası için başvurulan sert bir tedbir olduğu sonucuna varmıştır. Gürün’e göre Osmanlı Hükûmeti’nin temel hedefi, doğu vilayetlerinde Rus işgaliyle birleşerek bir Ermeni devleti kurulmasını önlemek ve savaş bitiminde ülkenin parçalanmasının önüne geçmekti. Nitekim sonuçları itibarıyla tehcir uygulaması, doğuda bağımsız bir Ermenistan kurulmasına yönelik girişimleri akamete uğratmış, Osmanlı’nın bu bölgedeki askerî kontrolünü (her ne kadar geçici olarak da olsa) sağlamıştır.

Talât Paşa ve dönemin diğer Osmanlı yöneticileri, tehcir politikalarını savunurken insani kayıpları bütünüyle inkâr etmemekle beraber, bu kayıpların sistematik bir imha niyetinden değil, harp koşullarının getirdiği hastalık, açlık, soygun ve isyan ortamından kaynaklandığını ileri sürmüşlerdir. Örneğin resmî Türk tezine göre tehcir edilen Ermenilerin karşılaştığı trajediler; kısmen eşkıya ve çete saldırıları, kısmen sevkiyat sırasındaki salgın hastalıklar ve iklim şartları gibi kontrol dışı etkenlerden meydana gelmiştir. Bu iddiayı desteklemek için, aynı dönemde Osmanlı topraklarında Müslüman ahaliin de benzer şekilde büyük kayıplar verdiği sıklıkla hatırlatılır. Bağımsız araştırmacı Prof. Justin McCarthy’nin demografik tahminlerine atıfla, I. Dünya Savaşı esnasında Anadolu’da yaklaşık 600 bin Ermeni ölürken, aynı dönemde savaş ve isyanlar nedeniyle yaklaşık 2.5 milyon Türk/Müslüman hayatını kaybetmiştir şeklinde karşılaştırmalar yapılmaktadır. Bu veriler, 1915’te yaşananların tek taraflı bir soykırım değil, her iki halkın da acı çektiği bir karşılıklı kırımlar silsilesi olarak görülmesi gerektiği tezini desteklemek amacıyla kullanılmaktadır.

Resmî tarih tezinde ayrıca, 1915 olaylarının hukuki tanımının “soykırım” sayılamayacağı argümanı da dile getirilir. 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi’nin geriye dönük uygulanamayacağı, ayrıca Osmanlı Devleti’nin Ermenileri kasten yok etmeye yönelik bir plan ve kasıt içinde olmadığının belgelerle sabit olduğu öne sürülür. Bu çerçevede, 1915 tehcirine ilişkin herhangi bir uluslararası mahkeme kararı bulunmadığı, o dönemde İstanbul’da kurulan Divan-ı Harb-i Örfi’de de yargılamaların daha ziyade savaş zamanı suçlara odaklandığı belirtilir. Türk tarihçilerine göre soykırım iddiası tarihî ve hukuki dayanaktan yoksundur; 1915’te yaşananlar için en doğru tanım “karşılıklı trajedi” veya “zorunlu göç ve buna eşlik eden tehditler” şeklinde olmalıdır.

Balkan Savaşları Sonrası Demografik Travma ve Stratejik Yaklaşım

1915 tehcirini savunan bakış açısı, Osmanlı yöneticilerinin bu kararı alırken yakın geçmişte yaşanan Balkan facialarından edindikleri tecrübeleri de göz önünde bulundurduklarını vurgular. Osmanlı Devleti, 1912-13 Balkan Savaşları’nda Rumeli’deki topraklarının büyük kısmını kaybetmiş; bu süreçte yüz binlerce Müslüman Türk sivil hayatını kaybetmiş veya sürgüne maruz kalmıştır. Tarihçi Justin McCarthy’nin hesaplamalarına göre, 1821-1922 arasında Osmanlı Avrupa’sı ve Kafkasya’dan yaklaşık 5 milyon Müslüman Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmış, 5.5 milyon civarında Müslüman ise isyanlar ve savaşlar neticesinde öldürülmüştür. Bu rakamlar, Osmanlı coğrafyasında en büyük etnik kıyım ve zorunlu göç mağduriyetini Türk/Müslüman halkın yaşadığını göstermektedir. Dolayısıyla, İttihat ve Terakki liderleri gözünde imparatorluğun dağılma sürecinde “Müslüman nüfusun maruz kaldığı demografik felaket” canlı bir hafıza olarak durmaktaydı. Balkanlar elden çıkmış, milyonlarca muhacir Anadolu’ya sığınmıştı. Bu şartlarda Osmanlı hükûmeti, Anadolu’nun da benzer şekilde parçalanmasına engel olmayı bir beka meselesi saymıştır.

Talât Paşa ve arkadaşlarının stratejik amacı, Anadolu’da ikinci bir Balkan faciasının yaşanmasını önlemekti. Nitekim tarihçi Yusuf Sarınay açıkça belirtir: “Tehcirin önemli sebeplerinden biri, Anadolu’nun daimi bir surette Türkler ve Ermeniler arasında parçalanmasının önüne geçmektir. Osmanlı hükümeti, Balkanları kaybetmeyi bir ölçüde kabul etmek zorunda kalmış, ama devletin ana gövdesi olan Anadolu’nun yarısına yakınının elden çıkmasına engel olacak meşru tedbirleri almaktan geri kalmamıştır.”. Gerçekten de İttihat ve Terakki yönetimi, Doğu Anadolu’daki Ermeni nüfusun savaş içinde gerçekleştirdiği ayrılıkçı faaliyetlerin, tıpkı Balkan milletleri gibi toprak koparmaya yöneldiğini düşünüyordu. 1915 tehciri, bu gidişatı durdurmak için atılan sert ama stratejik bir adımdı. Bu adımla, Van, Bitlis, Erzurum gibi kritik vilayetlerde Ermeni nüfusun etkinliği geçici de olsa kırılmış; Rusya’nın himayesinde bir “Ermenistan” kurulması girişimi boşa çıkarılmıştır. Talât Paşa’ya atfedilen bir değerlendirmede, tehcir sayesinde İtilaf Devletleri’nin Sevr Antlaşması’nda öngördüğü geniş Ermeni yurdunun fiilen gerçekleşmesinin engellendiği ve böylece Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmasının zemin bulduğu belirtilir. Bu görüşe göre, tehcir kararı olmasaydı 1919-1920’de Doğu Anadolu’da çok daha geniş bir işgal alanı ve Ermeni özerk yönetimi oluşacak, Milli Mücadele bu cephede başlamadan kaybedilecekti.

Elbette bu stratejik bakış açısı, günümüz tarihçiliğinde tartışmalıdır; ancak Talât Paşa’yı savunan çevreler, Osmanlı Devleti’nin ölüm-kalım mücadelesi verdiği bir dönemde ülkenin doğusunu emniyete almak için tehcire mecbur kaldığını dile getirirler. Balkan Harbi’nde uğranılan demografik ve toprak kayıplarının psikolojik etkisiyle, İttihatçı kadrolar “Anadolu’yu ikinci bir Balkan faciasına kurban etmeme” kararlılığına sahipti. Bu nedenle, 1915 tehcirini sadece o yılki olaylarla sınırlı bir perspektifle değil, 1912’den 1922’ye uzanan on yıllık bir beka mücadelesinin parçası olarak görmeyi önerirler. Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde Ermeni sorunu da tıpkı Balkan milletlerinin ayrılık talepleri gibi değerlendirilmiş ve benzer bir neticenin (yani bağımsız bir Ermeni devletinin) doğmasını önlemek için tehcire başvurulmuştur. Kısacası, resmi anlatıya göre tehcir kararı, Osmanlı coğrafyasının Anadolu’da ikinci bir kere parçalanmasını önleyen acı bir reçete olmuştur.

Yabancı Raporlar ve Propaganda İddialarına Eleştiriler

Talât Paşa’yı savunan yaklaşım, 1915 olaylarına dair İtilaf Devletleri kaynaklı rapor ve anlatıların çoğunun tek yanlı, abartılı ve savaş propagandasının ürünü olduğunu ileri sürmektedir. Özellikle savaş yıllarında yayımlanan Mavi Kitap (Bryce & Toynbee raporu) ve ABD Büyükelçisi Henry Morgenthau’nun hatıratı gibi yayınlar, Türk tarihçiler tarafından güvenilir birer tarihî kaynak olmaktan ziyade, o dönem düşman devletlerin Osmanlı’ya karşı yürüttüğü psikolojik harp malzemeleri olarak değerlendirilmektedir. Nitekim İngiliz parlamentosunca 1916’da yayınlanan “Mavi Kitap” hakkında, bizzat İngiliz yetkililerin savaş sonrasında yaptığı açıklamalar, bu kitabın Amerikan kamuoyunu etkilemek ve ABD’yi savaşa sokmak amacıyla hazırlandığını ortaya koymuştur. Söz konusu eser, gerçek tanıkların isimlerinin gizlendiği, Britanya Savaş Propaganda Bürosu tarafından derlenen tek taraflı beyanları içermekteydi. Yıllar sonra İngiliz arşivlerinde bulunan bir belge, Mavi Kitap’taki 150 “tanığın” büyük bölümünün misyonerler ve Taşnak mensupları olduğunu, hikâyelerin çoğunun ikinci el duyumlara dayandığını ifşa etmiştir. Dolayısıyla Osmanlı’nın Ermenilere kasıtlı bir soykırım uyguladığı tezinin temel “kanıtlarından” biri sayılan Mavi Kitap, savunucu tarihçiler nezdinde itibarsızlaşmıştır.

Benzer biçimde, Büyükelçi Morgenthau’nun 1918’de yayımladığı ünlü hatıratı da eleştirilere konu olmaktadır. Princeton Üniversitesi’nden Prof. Heath Lowry’nin kapsamlı araştırması, Morgenthau’nun Ambassador Morgenthau’s Story kitabının “büyük ölçüde yalan ve yarı gerçeklere dayalı kurgusal anlatımlar” içerdiğini belgelerle göstermiştir. Lowry, Morgenthau’nun kitabındaki iddiaları, büyükelçinin İstanbul’da görev yaparken Washington’a gönderdiği resmî raporlar ve kendi tuttuğu günlüklerle karşılaştırarak, birçoğunun çelişkili ve abartılı olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin Morgenthau hatıratında Talât Paşa’yı son derece gaddar sözlerle tasvir ederken, aynı Morgenthau’nun ABD Dışişleri’ne gönderdiği telgraflarda Talât ile gayet dostane görüşmeler yaptığını aktardığı görülmüştür. Savunmacı tarih yazımı, bu tür örneklerden hareketle savaş dönemi anı ve propaganda kaynaklarına ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini vurgular. Özellikle “Talat Paşa’ya atfedilen telgraflar” meselesi, bu bağlamda önemlidir: 1920’de Aram Andonyan adlı bir Ermeni yazarın yayınladığı ve güya Talât’ın Ermenilerin imhasını emrettiği şifreli telgrafları içeren belge koleksiyonunun Türk Tarih Kurumu araştırmacıları tarafından sahte olduğu ispatlanmıştır. Elekdağ, Andonyan’ın düzmece belgelerinin ifşa edilmesinden sonra ciddi hiçbir Ermeni tarihçinin bu sözde belgelere atıf yapamadığını belirtir.

Dolayısıyla Talât Paşa’nın savunusu, 1915 olaylarıyla ilgili iddiaların büyük ölçüde “propaganda ürünü” kaynaklara dayandığını, buna mukabil Osmanlı arşiv belgelerinin gerçek durumu ortaya koyduğunu ileri sürer. Türk tarihçiler, soykırım tezini destekleyen yabancı raporların objektif olmadığına dikkat çekerek, karşı tarafı belgeler yerine duygu yüklü anılar ve savaş zamanı söylencelerine dayanmakla eleştirirler. Örneğin, savunmacı tezde Henry Morgenthau’nun hikâyeleri veya misyoner raporları yerine, Osmanlı Arşivleri’nde bulunan sevk ve iskân talimatnameleri, tehcir güzergâhlarına dair günlük telgraflar, emniyet raporları gibi birincil kaynaklara öncelik verilmektedir. Bu kaynaklar incelendiğinde, İstanbul hükümetinin niyetinin imha değil nüfusun kontrol altında transferi olduğu, dahası savaş ortamında ortaya çıkan trajedilerin abartılarak tek taraflı bir soykırım anlatısı yaratıldığı savunulmaktadır. Talât Paşa’nın Berlin’de kaleme aldığı hatıraları da bu savununun bir parçasıdır: Paşa, hatıralarında tehcir kararını hukuken ve siyaseten haklı göstermek için yoğun çaba sarf etmiş; yapılmak zorunda kalınan bu uygulamanın Osmanlı Devleti’ni kurtarmaya yönelik meşru bir hamle olduğunu dünya kamuoyuna anlatmaya çalışmıştır.

Sonuç: Talât Paşa’nın 1915 Ermeni tehciri kararındaki rolüne dair savunmacı perspektif, özetle tehcirin bir devlet güvenliği zorunluluğu olduğunu, Osmanlı Devleti’nin ölüm kalım mücadelesinde cephe gerisini emniyete almak için bu karara başvurduğunu, soykırım gibi kasıtlı bir imha niyeti olmadığını ileri sürmektedir. Bu bakış açısı, Osmanlı arşiv belgelerini ve Talât Paşa’nın kendi ifadelerini dayanak göstererek, tehcir sırasında kötü muameleleri engellemek için hükûmetçe emirler verildiğini, buna rağmen yaşanan can kayıplarının plansız ve istenmeyen neticeler olduğunu savunur. Türk resmi tarih anlatısına göre 1915 olayları, karşılıklı acıların yaşandığı bir trajedidir ancak bunun hukuki veya tarihsel anlamda “soykırım” olarak damgalanması haksız bir ithamdır. Talât Paşa, dönemin olağanüstü koşullarında aldığı bu kararla ilgili olarak tarihe karşı sorumluluğunu hatıralarında dile getirmiş; yapılan sevk ve iskânın devletin bekası için zorunlu ama insani boyutu trajik bir tecrübe olduğunu belirtmiştir. Son tahlilde, Talât Paşa’nın savunusu, “tehcir bir katliam değil, devletin savunması için alınmış mecburi bir tedbirdir” temel argümanına dayanmaktadır. Bu argüman, Osmanlı arşivlerinden örnekler, dönemin şartlarının mukayesesi ve savaş sırasındaki karşılıklı katliam verileriyle desteklenmeye çalışılmakta; 1915’te yaşanan büyük felaketin tek taraflı bir suç değil, imparatorluğun dağılma sürecinde yaşanmış trajik bir tarihsel çatışma olarak anlaşılması gerektiği savunulmaktadır.

Savaş Sonrası Avrupa’ya Kaçışı, Sürgündeki Yaşamı

Talât Paşa, Mondros Mütarekesi’nin imzalanması arefesinde ülkeyi terk ederek sürgün hayatına başladı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin son kongresi 1 Kasım 1918’de İstanbul’da toplandığında bizzat kongre başkanlığını yapan Talât Paşa, partisinin kendini feshetme kararı aldığını ilan etti. Bu kongrede ayrıca İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin can güvenliği ve geleceği tartışıldı. Talât, Enver, Cemal gibi liderlerin yurt dışına çıkmasının uygun olacağı kararlaştırıldı; zira onların ülkede kalması halinde tüm nefretin onların şahsında toplanacağı, diğer parti üyelerinin ise hedef olmaktan kurtulacağı düşünülüyordu. Nitekim kongreden bir gün sonra, 2-3 Kasım 1918 gecesi Talât Paşa ve yakın dava arkadaşları İstanbul’dan gizlice ayrıldılar. Bir Alman torpido gemisine binerek Karadeniz üzerinden Sivastopol’a, oradan da kısa sürede Berlin’e ulaştılar.

Talât Paşa ayrılmadan hemen önce yeni Sadrazam Ahmed İzzet Paşa’ya bir veda mektubu bıraktı. Bu mektupta suçlamalardan kaçmadığını, “Mesuliyet kabul ediyorum, millete karşı hesap vermek ve muhakeme edilerek verilecek cezayı çekmek isterim. … Müsait bir vaziyet hâsıl olunca geleceğim” diyerek şartlar elverdiğinde geri dönüp yargılanmak istediğini iddia ediyordu. Ancak hemen ardından ülkeyi terk etmesi, söz konusu mektubu çoğunluk nezdinde samimiyetsiz kıldı. Zaten Talât ve diğer paşaların firarı İstanbul’da büyük infiale yol açtı. Kamuoyu ve basın, “Üç Paşa Yine Kaçtı” manşetleri attı. Bu durum İzzet Paşa hükümetini zor duruma düşürdü ve birkaç gün sonra kabine istifa etti. Yeni kurulan Tevfik Paşa hükümeti ise 1918 Kasım’ında bir kararname çıkararak Talât Paşa ve diğer kaçak İttihatçıların Türkiye’de kalan bütün mal varlıklarına el koydu. Ardından Ocak 1919’da Osmanlı hükümeti, Tehcir ve Taktil Soruşturma Komisyonları kurarak Talât ve arkadaşlarını soruşturmaya başladı; nihayet Damat Ferid Paşa hükümeti döneminde özel bir Divan-ı Harp kurulup yargılama başlatıldı. Bu yargılamalar sırasında Talât Paşa’nın paşalık rütbesi ve nişanları da padişah iradesiyle geri alındı (13 Nisan 1919). Yargı süreci Temmuz 1919’da karara bağlandığında Talât Paşa vatan hainliği ve kitlesel katliam suçlarından idama mahkûm edilmiş bulunuyordu. Fakat kendisi çoktan ülke dışında olduğundan ceza infaz edilemedi.

Talât Paşa’nın sürgün yılları ağırlıklı olarak Almanya’da geçti. Berlin’de izini gizlemek için “Ali Sâî Bey” takma adını kullandı ve sık sık ev değiştird. 1919’un sonunda İtilaf Devletleri, savaş suçlularının iadesini Almanya’dan talep ettiler; ancak Almanya Talât Paşa’yı teslim etmeye yanaşmadı. Öte yandan İngiliz gizli servisi Talât’ın izini sürüyordu. Bu dönemde Talât Paşa, İttihat ve Terakki’nin yurt dışı organizasyonunu yeniden kurmaya girişti. Berlin’de Osmanlıca ve Almanca yayınları, haber raporlarını takip edebileceği bir büro kiraladı; etrafında İttihatçı çevreden arkadaşları bulunuyordu. Burada Türkiye’nin siyasi durumuna dair gelen haberleri derleyip analiz raporlarına dönüştürüyorlardı. Hedeflerinden biri Avrupa kamuoyunu kendi lehlerine etkilemekti. Talât Paşa, Almanya’da bir gazete çıkarmayı dahi düşündü ancak parasızlık yüzünden bu proje gerçekleşmedi. Bunun yerine, yurt dışında tanıdığı kişilere Osmanlı’nın savaştaki icraatını anlatmak ve kendini savunmak amacıyla hatıralarını kaleme almaya başladı. “Talat Paşa’nın Hatıraları” olarak bilinen bu metinleri 1921’de İngilizce ve Türkçe kısımlar halinde yayınlatmanın yollarını aradı. (Hatıralarının bir özeti 1921 sonbaharında New York’ta Current History dergisinde yayımlanmış, sansürlü Türkçe metni aynı yıl Yeni Şark gazetesinde tefrika edilmiş, tamamı ise ölümünden yıllar sonra 1946’da kitap olarak basılabilmiştir.)

Talât Paşa sürgünde sadece propaganda ile meşgul değildi; Anadolu’da başlayan Milli Mücadele hareketine de kayıtsız kalmadı. Eski İttihatçıların bir kısmı Moskova’ya gidip Bolşeviklerle yakınlaşırken (Enver Paşa gibi), Talât Berlin’de daha temkinli bir siyaset izledi. Enver Paşa ile yazışıyor, onun Sovyetlerle planladığı işbirliğine destek verse de çekinceler de taşıyordu. Bir diğer İttihatçı lider Cemal Paşa ise Afganistan’da görev almıştı; Talât onlarla bağlantısını sürdürdü. Anadolu’da Türk Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) ile de mektuplaştı. Ancak Atatürk, İttihat ve Terakki’nin eski liderleriyle mesafeli durmayı tercih ediyordu. Talât Paşa’nın Milli Mücadele’ye katılma veya liderlik etme arzusu olsa da, Ankara’daki milli hükümet onun geri dönüşünü istemedi. Biyografya kaynaklarında, Talât’ın mektuplarına rağmen Mustafa Kemal’in kendisine dostça yaklaşmadığı belirtilir; hattâ Talât, Enver’in aceleci tavrının aksine Anadolu hareketine hemen müdahil olunmaması gerektiğini düşünmüştür. Yine de Talât Paşa, Milli Mücadele’ye perde arkasından destek olmaya gayret etti. Berlin’de kurduğu “Şark Kulübü” (Orient Club) aracılığıyla Avrupa’da okuyan doğulu (Müslüman) öğrencilere yardım etti, İslam dünyasından anti-emperyalist şahsiyetleri buluşturdu. Bu kulübün amaçlarından biri, doğu hakkında yayınlar yaparak ve toplantılar düzenleyerek Avrupa kamuoyunda sömürge karşıtı bir algı oluşturmaktı. Talât Paşa ayrıca Tevfik Rüştü (Aras), Halide Edip (Adıvar), Celal Bayar, Bekir Sami Bey (Ankara hükümetinin dış temsilcisi) gibi Milli Mücadele yanlısı isimlerle yazışmalar yaptı; Cami Bey, Nuri Conker gibi Atatürk’e yakın kişilerle Avrupa’da görüşmeler gerçekleştirdi. Bu temaslarında amacı, Ankara hükümeti ile Sovyet Rusya arasında uyum sağlanması ve bir yandan da İngiltere başta olmak üzere Batılı devletlerle mümkün mertebe ilişki kurulmasıydı.

Sürgün yıllarında Talât Paşa, mütevazı bir yaşam sürdürdü. Birinci Dünya Savaşı sonunda Alman İmparatoru II. Wilhelm de tahttan feragat edip Hollanda’ya sığınmıştı. Almanya’da ekonomik durum zordu, Talât Paşa da ciddi bir servet götürmediği için geçim sıkıntısı çekiyordu. Berlin’de Tiergarten semtinde bir apartman dairesinde eşi Hayriye Hanım ile birlikte mütevazı biçimde yaşadı. Hayriye Hanım yıllar sonra eşinin bu dönemdeki ruh halini ve öngörülerini aktarmıştır. Talât Paşa, başına gelebilecekleri biliyordu. Karısına, “Bir gün birisi beni vuracak. Alnımdan vurulup yere yığılacağım. Yatakta ölmek bana nasip olmayacak. Ziyanı yok, varsın vursunlar; vatan benim ölümümle bir şey kaybetmeyecek. Bir Talât gider, bin Talât yetişir” diyerek adeta kendi akıbetini önceden tarif etmiştir. Talât Paşa’nın bu sözleri, hem gelecekteki suikaste dair bir öngörü hem de kendisini feda edip davasının süreceği inancının ifadesidir.

Berlin’deki Suikastı ve Ölümünün Yankıları

Talât Paşa, savaşın bitiminden sonra Osmanlı adaletinden kaçmayı başarmış olsa da, Ermeni halkından intikam arayışında olanların hedefi haline gelmişti. 1919’da Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaktsutyun) örgütü, tehcirden sorumlu Osmanlı liderlerine yönelik bir gizli adalet planını devreye soktu. “Nemesis Operasyonu” olarak bilinen bu plan kapsamında, Talât Paşa ilk hedeflerden biriydi.

15 Mart 1921 tarihinde Berlin’de bir suikast sonucunda hayatını kaybetti. O sabah Talât Paşa, Berlin’in Charlottenburg semtinde Hardenberg Caddesi’ndeki evinden çıkıp yürürken, yakından ateş açan bir saldırgan tarafından vuruldu. Saldırgan, 25 yaşındaki Soghomon Tehliryan adında bir Ermeni genciydi. Tek kurşun Talât Paşa’yı başından vurarak öldürdü; Paşa olay yerinde 46 yaşında hayata veda etti. Tehliryan hemen yakalandı ve Alman makamlarına teslim oldu. Suikast haberi, özellikle İstanbul ve Ankara’da farklı tepkilere yol açtı. İstanbul’da İtilaf kontrolündeki basın olayı “eski sadrazam Talat Paşa Berlin’de vuruldu” şeklinde duyurdu. Ankara’daki Milli Mücadele yönetimi ise olayı derin bir üzüntüyle karşıladı. Rivayete göre Mustafa Kemal Paşa, Talât’ın ölüm haberini aldığında gözyaşlarını tutamamış ve “Vatan büyük bir evlâdını, inkılâp büyük bir teşkilatçısını kaybetti” diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir. Nitekim Ankara hükümeti, Talât Paşa’yı Milli Mücadele şehidi olarak görmüştür.

Talât Paşa için Berlin’de cenaze töreni düzenlendi. Cenaze namazı, onun öncülüğüyle inşa edilmiş olan Berlin Türk İslam Camii’nde (Türk Şehitlik Camii, Wilmersdorf) kalabalık bir cemaatle kılındı. Törene Almanya Cumhurbaşkanı ve Başbakanı adına temsilciler, eski İmparator II. Wilhelm’in yaveri, Alman Dışişleri ve Adalet Bakanlıkları temsilcileri de katıldı. Tabutu Osmanlı bayrağına sarıldı, üzerinde çiçekler konuldu; yakın dostu ve İttihatçı yoldaşı Bahâeddin Şakir Bey gözyaşları içinde bir konuşma yaparak Talât Paşa’ya veda etti. Alman hükümeti de cenazeye büyük bir devlet adamına yaraşır saygıyı gösterdi; hatta Alman Dışişleri Bakanlığı çelenk göndererek üzerinde “Büyük bir devlet adamına ve sadık bir dosta” yazdırdı. Talât Paşa, Berlin’deki Türk Şehitliği Mezarlığı’na defnedildi. Mezarı, Almanya’da kalan Türk toplumu tarafından uzun yıllar ziyaret edilip bakıldı.

Öldürülmesinin ardından Talât Paşa’nın katili Soghomon Tehliryan’ın yargılanması dünya kamuoyunun dikkatini çekti. Tehliryan, Berlin’de 2 günlük bir duruşma sonucunda yargılandı. Mahkeme sürecinde savunma avukatları, Tehliryan’ın Erzurum’da ailesinin hemen hemen tüm fertlerinin tehcir esnasında öldürüldüğünü, bu nedenle aklî dengesinin sarsıldığını öne sürdüler. Duruşmada Talât Paşa ve Ermeni tehciri adeta sanık sandalyesine oturtuldu; Tehliryan ise kendini “Bir adam öldürdüm ama katil değilim” diyerek savundu. Mahkeme heyeti, Türk tarafının getirdiği savunma tanıklarını bile dinlemeden, saldırganın tehcirden ötürü “travma sonucu cinnet geçirdiği” gerekçesiyle beraatine karar verdi. 3 Haziran 1921’de açıklanan bu karar, fiilen Talât Paşa’nın katlinin cezasız kalması anlamına geliyordu. Alman mahkemesinin jürisi, o günün şartlarında Tehliryan’ı suçlu bulmadı; bu da Ermeni davası açısından bir tür haklılık onayı olarak görüldü. Dünya basını da davayı geniş biçimde duyurdu. Birçok Avrupalı ve Amerikan gazetesi, “Ermeni öcünün aldığı” minvalinde haberler yayımladı; Talât Paşa’nın icraatları tekrar tartışma konusu oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nu yenilgiye götüren ve büyük bir katliama imza atan bir liderin sokak ortasında infazı, uluslararası kamu vicdanında pek fazla tepki çekmedi.

Türkiye’de ise Milli Mücadele zaferle sonuçlandıktan sonra Talât Paşa’nın anısına resmî bir itibar iadesi yapıldı. 1926 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, Talât Paşa’nın eşine ve ailesine sahip çıkmak amacıyla özel bir kanun çıkardı. Bu kanunla, Talât Paşa’nın ailesine bir ev tahsis edildi ve “Şehit ailesi” statüsüyle maaş bağlandı. Resmî belgelerde Talât Paşa, “Milli Şehit” olarak onurlandırıldı. 1930’lu yıllarda Türk hükümeti, Talât Paşa’nın mezarını Türkiye’ye nakletmek için girişimlere başladı ancak bu II. Dünya Savaşı ortamında mümkün olmadı. Sonunda 22 yıl sonra, 1943’te İsmet İnönü hükümeti, Alman makamlarının da izniyle naaşın Türkiye’ye getirilmesi kararını aldı. Şubat 1943’te (bazı kaynaklara göre 1944 başı) Talât Paşa’nın Berlin’deki kabri açıldı; cenazesi tahnit edilerek (ilaçlanarak) özel bir tren vagonuyla İstanbul’a nakledildi. 25 Şubat 1943 günü İstanbul Sirkeci Garı’nda askeri törenle karşılanan cenaze, top arabasına konularak kortej eşliğinde Şişli’deki Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne götürüldü ve Abide-i Hürriyet şehitliğine defnedildi. Burası, İttihat ve Terakki’nin 1909’daki 31 Mart Vakası’nda şehit düşen hürriyet kahramanları anısına yaptırdığı anıtın bulunduğu yerdir. Talât Paşa’nın mezarı, halen burada bulunmaktadır. Böylece Osmanlı’nın son güçlü adamlarından biri, ölümünden yıllar sonra kendi vatanı topraklarına dönmüş; devlet tarafından resmen onurlandırılmıştır. Talat Paşa’nın İstanbul’daki Abide-i Hürriyet mezarı günümüzde de ziyaret edilebilmektedir.

Talat Paşa’nın Tarihsel Mirası ve Günümüzdeki Değerlendirmesi

Talât Paşa, Osmanlı’nın son dönemine damga vurmuş tartışmalı bir tarihi şahsiyettir. Onun mirası, oldukça zıt kutuplardan yorumlara konu olmaktadır. Bir yanda, imparatorluğu parçalanmaktan kurtarmaya çalışan vatansever bir devlet adamı olarak övülürken; diğer yanda, imparatorluğun gayrimüslim tebaasına karşı girişilen katliamların baş sorumlusu olarak lanetlenmektedir. Bu keskin iki uçlu miras, Talât Paşa’nın hayatının ve eylemlerinin çok boyutlu oluşundan kaynaklanır.

Talât Paşa’nın destekleyicileri ve bazı Türk tarihçiler, onu modern Türkiye’nin öncülerinden biri olarak görür. İttihat ve Terakki’nin anahtar ismi olması hasebiyle, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e giden yolda temel yapı taşlarını döşeyen kadronun liderlerindendi. Denilir ki “O ve İttihat ve Terakki, bugünün Türkiye’sinin temellerini atanlardır. Bu inkâr edilemez”. Gerçekten de Talât Paşa, halk kökenli bir posta memuruyken devletin en tepesine (sadrazamlığa) kadar yükselmiş ve imparatorluk tarihinde bir ilki gerçekleştirmişti: O, halk tarafından seçilmiş bir milletvekili iken sadrazam olan ilk kişiydi. Bu durum, yönetici elitin soylu/saray çevresi dışından da çıkabileceğini göstererek Cumhuriyet döneminin habercisi sayılabilir.

Talât Paşa müthiş bir örgütçü ve siyasi stratejist olarak da tanımlanır. Onun çağdaşı olan gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın, “Eğer Talât Paşa olmasaydı İttihat ve Terakki olmazdı. O, örgütün kubbe taşı, çimentosu ve temeliydi” diyerek cemiyet içerisindeki vazgeçilmez rolünü vurgular. Gerçekten de Talât, İttihat ve Terakki’nin en kritik karar alma organı olan Merkez-i Umumi’nin beyni gibiydi. Pek çok önemli karar onun formüle etmesiyle alınmış, birçok teşkilatlanma hamlesi onun gözetiminde yürütülmüştür. Bazı tarihçiler, Talât Paşa’yı “devrimci bir karakter” olarak değerlendirir. Örneğin günümüz Türk araştırmacılarından Doğu Perinçek, onun “öncelikle büyük bir devrimci, büyük bir teşkilatçı” olduğunu, İttihat ve Terakki’nin Türk devrim tarihindeki kök konumunu vurgulayarak över. Perinçek’e göre Talât Paşa, emperyalizme karşı Asya’nın verdiği mücadelenin de bir parçasıdır; büyük fedakârlık ve ahlak timsalidir. Bu yorumlar, günümüzde ulusalcı bazı çevrelerin Talât Paşa’yı Milli Mücadele’nin habercisi, Atatürk’e “devrimi emanet eden” bir figür şeklinde gördüğünü gösterir. Nitekim anlatıldığına göre Talât Paşa, 1 Kasım 1918’de yurt dışına çıkmadan önce İttihat ve Terakki örgütüne, “Enver dönemi bitti, bundan böyle Mustafa Kemal’in emrindesiniz” talimatını vermiştir. Bu söz, onun Milli Mücadele’ye zemin hazırlayan bir vizyoner olduğu şeklinde yorumlanır.

Öte yandan Talât Paşa’nın mirasının karanlık tarafı özellikle Ermeni, Süryani ve Rum toplumları açısından son derece olumsuzdur. Uluslararası tarihçilerin büyük kısmı, Talât Paşa’yı 1915 Ermeni Soykırımı’nın baş sorumlusu olarak tanımlar. Bu sebeple Talât Paşa ismi, Hitler, Stalin gibi kitle katliamı planlamış liderlerle birlikte anılır. Yurt dışında yayımlanan eserlerde Talât Paşa için “Türkiye’nin modern kurucusu ve soykırımın mimarı” gibi birbirine tezat unvanlar yan yana kullanılmaktadır. Özellikle Ermeni halkı ve diaspora, Talât’ı tarihsel bir düşman olarak görür. Onun hakkında yazılan Ermeni kaynakları, kendisini “Ermeni halkının 1915’teki imhasının planlayıcısı” olarak açıkça suçlar. Soghomon Tehliryan’ın 1921’deki beraati de bu algıyı pekiştirmiş; Talât Paşa’nın öldürülmesi bir “hak yerini buldu” söylemiyle meşrulaştırılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî tarih söylemi ise uzun yıllar Talât Paşa’yı milli bir kahraman olarak yâd etmiştir. 1920’lerde yeni Cumhuriyet, İttihat ve Terakki ile arasına mesafe koymaya çalışsa da Talât, Enver, Cemal gibi isimlere açıktan eleştiri de yöneltilmemiştir. Hatta 1926’da Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla Talât Paşa’nın ailesine sahip çıkılması, 1943’te naaşının getirilip anıtmezara defnedilmesi gibi adımlar, bu üç paşanın itibarlarının Cumhuriyet nezdinde bütünüyle reddedilmediğini gösterir. Atatürk bizzat Talât Paşa için “inkılâbın büyük teşkilatçısı” ifadesini kullanmış ve onun organizasyon kabiliyetine saygı duyduğunu belirtmiştir. Ayrıca Milli Mücadele yıllarında, Anadolu’da tutunan kadroların önemli bir kısmı eski İttihatçılardan oluşuyordu; bu nedenle Talât Paşa, bir anlamda erken Cumhuriyet elitinin gözünde “bizden biri” idi.

Bununla birlikte, 1915 olaylarına dair uluslararası tartışmalar keskinleştikçe, Talât Paşa Türkiye ile Batı dünyası arasında politik bir sembol haline geldi. 2000’li yıllarda Talât Paşa’nın adını taşıyan bir sivil inisiyatif, “Talat Paşa Komitesi”, Avrupa’da Ermeni soykırımı iddialarına karşı lobi faaliyetleri yürüttü. Bu komite, Talât’ın torunu Halil Bezmen ve bazı Türk politikacılar öncülüğünde hareket ederek yurtdışında “Ermeni soykırımını inkâr yasalarına” tepki gösterdi. Hatta 2007’de Talât Paşa Komitesi üyeleri, Talât Paşa’nın Berlin’de vurulduğu yere yakın bir noktaya anı plaketi çakmak istediklerinde Alman makamlarınca engellendiler. Bu olaylar, Talât Paşa isminin günümüzde bile Türkiye’de bir milli dava unsuru olarak kullanılabildiğini göstermektedir.

Akademik cephede ise Talât Paşa’ya bakış daha soğukkanlıdır. Osmanlı tarihçileri, Talât’ı pragmatist bir siyasetçi olarak niteler. M. Şükrü Hanioğlu gibi tarihçilere göre Talât, İttihat ve Terakki içinde entelektüel bir ideolog değil, ancak çok yetenekli bir politika uygulayıcısı idi. Enver Paşa daha hayalperest bir militaristken, Talât daha gerçekçi ve hesapçıydı. Bu yönüyle devlet mekanizmasını fiilen sevk ve idare eden, hükümetin her işine nüfuz eden bir figürdü. Eleştirmenler ise onun diplomasız oluşuna ve “alaylı” yöntemlerle yükselişine vurgu yapar. Eğitimini yarım bırakmış olmasına rağmen büyük bir devlet tecrübesi kazanmış, zekâsı ve örgütçülüğü sayesinde en yukarı çıkmıştır. Ancak aynı eleştirmenler, Talât Paşa ve İttihatçıların devlet yönetiminde acemice hatalar yaptığını, Osmanlı’yı gereksiz yere bir dünya savaşına soktuklarını, Alman nüfuzuna fazla güvendiklerini belirtir. Bunun neticesinde koca imparatorluk parçalanmış, Anadolu harap hale düşmüştür. Talât Paşa bu eleştirilerin hedefinde, “beceriksizliği ve cehaleti yüzünden koca imparatorluğu kötü duruma düşüren önde gelenlerden biri” olarak da tanımlanır. Nitekim Talât Paşa ülkeyi terk ederken Sadrazam İzzet Paşa’ya bıraktığı mektupta her ne kadar sorumluluk üstleneceğini yazsa da, sonuçta firar etmiş ve “arkasında yıkılmış bir vatan bırakarak Berlin’e kaçmıştır” diye eleştirilmiştir.

Sonuç olarak, Talât Paşa’nın tarihsel mirası çift yönlüdür. Onu “hürriyet kahramanı” ve “milli şehit” olarak görenler de vardır, “soykırım faili” ve “diktatör” olarak niteleyenler de. Türkiye içinde özellikle resmi tarih söyleminde uzun süre olumlu anılmış, hakkında sempatik bir hatıra oluşturulmuştur. Hatta İstanbul’da bir dönem “Talat Paşa Caddesi” adıyla anılan yollar, İttihat ve Terakki’nin bu liderine atfen isimlendirilmiştir. Öte yandan, Ermeni Soykırımı iddialarının dünya çapında tanınması çabalarında Talât Paşa, suçlu bir figür olarak gündeme getirilmektedir. 2015’te Soykırım’ın 100. yılında birçok uluslararası yayında onun adı mahkûm edildi; Ermenistan’da ise Talât’ı öldüren Tehliryan’ın onuruna heykeller dikildi, anma pulları basıldı.

Tarih bilimi açısından Talât Paşa, imparatorluğun çöküş sürecinde “devlet aklının” nasıl yanlış yollara sapabileceğinin çarpıcı bir örneğidir. Demografik endişeler ve Türk milliyetçiliği uğruna alınan radikal tehcir kararları, on yıllar boyunca Türk-Ermeni ilişkilerinde tamir olmaz yaralar açmıştır. Bugün bile Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik sorunların merkezinde 1915 olayları ve Talât Paşa gibi şahısların rolü bulunmaktadır.

Talât Paşa’nın yazılı bir eseri yoktur; ancak ölümünden sonra yayınlanan hatıraları onun savunması niteliğindedir. Bu hatıralarda kendisi ve İttihat ve Terakki’nin icraatlarını mazur göstermeye çalışmış, özellikle tehcir konusunda suçlamaları reddetmiştir. Ancak orijinal nüshası bulunmayan bu hatıraların tam anlamıyla Talât’ın kendi kaleminden çıkıp çıkmadığı da tartışmalıdır. Yine de tarihçiler için önemli bir kaynak teşkil eder. Ayrıca yurtdışında, örneğin ABD’de yayımlanan Henry Morgenthau’nun hatıraları gibi belgeler Talât Paşa’nın gerçek niyetlerini ve kişiliğini anlamakta yol göstericidir. Morgenthau, Talât’ı zeki, neşeli ama acımasız bir politikacı olarak tanımlar; “gözü paradan başka bir şey görmeyen bir adam” diyerek rüşvete meyilli yönlerini de anlatır. Gerçekten de Talât Paşa zamanında bazı büyük yolsuzluk iddiaları da ortaya atılmış, hatta Osmanlı Bankası’ndan İttihatçı kasalara kaynak aktarıldığı söylenmiştir. Fakat savaş sonrası yargılamalar bu konulara tam ışık tutamadan kapanmıştır.

Aradan geçen bir asır sonunda, Talât Paşa’yı tarih sahnesindeki yerine oturtmaya çalışan çalışmalar sürmektedir. Gerek Türk gerek yabancı tarihçiler onun üzerine monografiler yayımlamıştır. Örneğin, ünlü tarihçi Hans-Lukas Kieser 2018’de “Talaat Pasha: Father of Modern Turkey, Architect of Genocide” başlıklı kapsamlı bir biyografi kaleme almıştır. Bu gibi eserlerde Talât’ın hem Osmanlı modernleşmesindeki payı hem de işlediği insanlık suçları birlikte ele alınır. Bu da aslında Talât Paşa’nın mirasının bölünmezliğini ortaya koyar: O, ne sadece bir kahraman ne de sadece bir katildir; devrinin koşulları içinde imparatorluğu ayakta tutmak isterken radikal çözümlere başvuran, başarıları kadar büyük hataları da olan bir devlet adamıdır.

Talât Paşa’nın hayat hikâyesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son on yılının hikâyesidir. Bu hikâyede hürriyet mücadelesi, devrim, darbe, savaş, reform ve trajedi iç içe geçmiştir. Edirne’den Berlin’e uzanan ömrü, imparatorluğun Balkanlar’dan çekilip Anadolu’ya sıkışmasının ve sonrasında ulus devletin doğuş sancılarının bir yansıması gibidir. Günümüzde tarihçiler, Talât Paşa’yı tüm yönleriyle anlamaya çalışırken bir yandan da ondan kalan dersleri değerlendirirler. Bu derslerin belki de en önemlisi, devlet aklıyla hareket ettiğini düşünen iktidar sahiplerinin bile insani ve ahlaki sınırları aşmaları halinde tarih önünde sorumlu tutulacakları gerçeğidir. Talât Paşa, sevenleri için vatanı uğruna canını vermiş bir “şehit”, eleştirenleri için ise yüz binlerin kanı eline bulaşmış bir **“cani”**dir. Böylesine keskin bir miras, tarihin hükmünü vermekte zorlandığı nadir şahsiyetlerde görülür. Son tahlilde Talât Paşa, modern Türk tarihinin hafızasından silinmesi imkânsız bir figür olarak yaşamaya devam etmektedir.

Kaynaklar:

  • M. Şükrü Hanioğlu, “Talat Paşa”, TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt 39, 2010islamansiklopedisi.org.trislamansiklopedisi.org.trislamansiklopedisi.org.tr.
  • Biyografya.com, “Talat Paşa (1874-1921)”, Erişim: 26.08.2025biyografya.combiyografya.com.
  • Türk Tarih Kurumu Yayınları, İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’e: İlgili bölümler.
  • Henry Morgenthau, Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü, (çeviri: Attila Tuygan, 2005) – Talât Paşa ile diyaloglarbianet.orgbianet.org.
  • Bianet, Serdar Korucu, “Osmanlı-ABD Arasında da Tutuklama Krizi Çıkmıştı”, 2017 – Morgenthau’nun hatıralarından aktarımlarbianet.orgbianet.org.
  • Wikipedia (Türkçe), “Talat Paşa” maddesi – genel kronoloji ve ek bilgilertr.wikipedia.orgtr.wikipedia.org.
  • Vahakn N. Dadrian, The History of the Armenian Genocide, 1995 – Talât Paşa’nın rolüne dair uluslararası tarihçi yorumu.
  • Hans-Lukas Kieser, Talaat Pasha: Father of Modern Turkey, Architect of Genocide, 2018.
  • Bilim ve Ütopya Dergisi, Burcu Köksal, “İnkılâbın büyük teşkilatçısı: Talat Paşa”, Mart 2018bilimveutopya.com.trbilimveutopya.com.tr.
  • Divan-ı Harb-i Örfi Belgeleri (1919) – İttihat Terakki yargılamaları iddianame ve karar metinlerien.wikipedia.orgen.wikipedia.org.
  • TBMM Zabıtları (1926) – Talât Paşa’nın ailesine maaş bağlanmasına dair kanun görüşmeleri.
  • Halil Berktay, “İttihatçılığın İki Yüzü”, Toplumsal Tarih, 1994 – Talât Paşa değerlendirmesi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir